Türkiye’de gayrimenkul sektörünü konuşurken çoğu zaman konut fiyatlarını, kira artışlarını, konut kredilerini ve yatırım maliyetlerini gündeme getiriyoruz. Hem vatandaşın hem de gayrimenkul piyasasının önünü tıkayan önemli bir mesele var: Değer artış kazancı vergisi ve tapuda gerçek satış bedelinin beyan edilmesi sorunu.
Bugün evini satmak isteyen birçok vatandaşın aklında yalnızca “Evimi kaça satabilirim?” sorusu yok. Bunun yanında, “Satarsam ne kadar vergi öderim?”, “Geçmişte aldığım bedelle bugünkü satış fiyatı arasındaki fark nasıl hesaplanacak?” ve “Bu işlem bana ne kadara mal olacak?” gibi sorular da bulunuyor.
Şu an piyasalarda gerçekleşen satışların büyük bir oranı ‘tasarruf finansmanı’ (faizsiz ev ve araç edinme) sistemi ile gerçekleşiyor, bunlarda da değer artış vergisi insanların karşısına çıkmakta
Özellikle yıllar önce alınmış bir taşınmazın bugünkü fiyatıyla karşılaştırılması, ilk bakışta ciddi bir kazanç elde edilmiş izlenimi yaratabiliyor. Oysa Türkiye’nin ekonomik gerçeklerini, enflasyonu, inşaat maliyetlerindeki yükselişi ve paranın satın alma gücündeki değişimi hesaba katmadan yapılan değerlendirmeler, vatandaşın elde ettiği gerçek kazancı her zaman doğru yansıtmıyor.
Piyasada şeffaflığı artırmak istiyorsak vatandaşın gerçek satış bedelini beyan etmesini kolaylaştıran bir sistem kurmak zorunda değil miyiz?
Bana göre Türkiye’nin gayrimenkul politikalarında yeni bir milada ihtiyaç var.
Belirli bir tarih esas alınarak, geçmişten gelen değer artış kazancı yükünün yeniden değerlendirilmesi ve vatandaşlara taşınmazlarını gerçek piyasa değerleri üzerinden beyan edebilecekleri açık, anlaşılır ve adil bir geçiş imkânı sunulması gerekiyor.
Burada önerdiğim şey, vergi yükümlülüklerinin tamamen ortadan kaldırılması ya da herkesin sınırsız biçimde vergiden muaf tutulması değil. Önerim; geçmişin ekonomik koşullarıyla bugünün ekonomik koşullarını birbirinden ayıran, enflasyonun etkisini dikkate alan ve geleceğe daha sağlıklı bir başlangıç yapılmasını sağlayan yeni bir düzenlemedir.